Cannes Film Festivali’nde bu yıl Türk sineması yer almazken, festivalin diğer yönleri dikkat çekiyor.
Cannes Film Festivali bu yıl Türk sinemasını resmi seçkilerde barındırmıyor. Ancak festival, açılış filmi, kırmızı halı etkinlikleri ve ülkelerin sinema pazarındaki görünürlük yarışı ile dikkat çekiyor. Açılış filmi seçimi, sanıldığı kadar basit bir süreç değil. Hem yenilikçi hem de hafif olmaması gereken bu film, festivalin geleneksel sanat çizgisine uygun olmalı ve geniş kitlelere hitap etmelidir. Eğlenceli bir yapıda olması, hoş izler bırakabilmesi ve yaratıcı sinemaya verilen önemi vurgulaması da gerekmektedir.
Son 25 yılın açılış filmlerine bakıldığında, Woody Allen’ın bu dengeyi başarıyla sağladığı görülüyor. 2000’li yıllarda açılış gecelerinde tam üç kez izlediğimiz Woody Allen filmleri, aranan özelliklerin hepsini bir araya getiriyor. “Me Too” hareketinin etkisi olmasaydı, Allen’ın bu alandaki rekorunu daha da geliştirebileceği düşünülüyor.
Pierre Salvadori ise Woody Allen’dan farklı bir tarzda, ancak benzer özellikleri ustaca harmanlıyor. Gerilim dolu, hafif bir görünümün arkasında derin bir aşk hikayesi barındıran film, 1920’lerde Paris’te yaşayan bir ressam ile onu temsil eden galericinin karmaşık ilişkilerini ele alıyor. Bu masal, insan gerçekliğinin evrensel yansımalarını sunuyor ve Salvadori, karakterlerini tüm yönleriyle sevgiyle ele alıyor.
Festivalin başlangıcında, kırmızı halıda yürüyenlerin arasında sadece resmi davetlilerin değil, kendi hevesleriyle veya çeşitli kurumların tanıtım amaçlı davetleriyle gelenlerin de bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Bu yıl resmi seçkilerde Türk sinemasına dair bir örnek bulunmaması üzücü. Festivalin bağımsız yan bölümleri olan “Eleştirmenlerin Haftası”, “Yönetmenlerin On Beş Günü” ve “Acid” gibi etkinliklerde de Türk filmi yer almıyor.
Ancak, belirli şartları yerine getiren herkes, Sinema Pazarı’na (Marché du Film) kaydolup stant açabilir; filmlerini gösterebilir ve yeni projeleri için kaynak arayabilir. Cannes, çok yönlü ve büyük bir etkinliktir; katılımcılar, farklı deneyimler yaşayabilir. Bazıları hiç film izlemeyip, kırmızı halıda yürümekle yetinirken, bazıları günde dört veya beş film izleyerek festivalden ayrılabiliyor.
Bu yazıda özellikle internet üzerindeki artan haber kirliliğine dikkat çekmek istedim. “Film Pazarı”na katılmak, ülkelerin veya şirketlerin sunduğu filmleri tanıtmak oldukça doğal bir durumdur. Bu bağlamda, Türkiye’nin de resmi olarak desteklediği stand, uzun yıllardır bu etkinlikte yer alıyor. Varlık göstermek, sonuç almak için ilk adımdır; ardından oyunun kurallarına göre oynamak ve süreklilik sağlamak gerekir. Ancak, sinema sektöründeki sivil toplum yapılanmalarına yeterince özgürlük tanınmadığında, bu sürekliliği sağlamak zorlaşıyor. Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın öncülüğünde yürütülen girişimler bu yıl da devam edecek. 15 Mayıs akşamı, festivalin simgesel otellerinden Carlton’un girişindeki Türk lokantası “Rüya”da “Türkiye İnvites You” daveti gerçekleştirilecek. Türkiye standında buluşmalar ve kokteyller düzenlenecek. Temel hedef, Türk sinemasını tanıtmanın yanı sıra, yabancı yapımcıları Türkiye’nin doğal güzelliklerinde film çekmeye teşvik etmek olacak. Türkiye’de film çekmenin daha ekonomik olacağı da vurgulanacak.
Bu arada, Tayland Kraliyeti Ticaret Bakanlığı da 14 Mayıs akşamı Carlton’da “Thai Night 2026” davetini düzenleyecek. Bu etkinlikte, Kraliyet Sarayı’ndan gelen bir prensesin de katılması bekleniyor. Gece, Tayland Turizm Otoritesi tarafından plajda verilecek bir “after party” ile sona erecek. Bakalım hangi etkinlik daha fazla ilgi çekecek?




