Ereğli Kitap Günleri, edebiyatın ve kültürün taşlarla buluştuğu bir etkinlik olarak dikkat çekti.
Ereğli’ye bu kez kitapların çağrısıyla yola çıktım. Konya’nın Ereğli ilçesinde gerçekleştirilen Ereğli Kitap Günleri, Sümerbank yerleşkesinde, Oğuz Ata Sosyal Tesisleri’nde kapılarını açarak yayınevleri, yazarlar, söyleşiler, imza günleri ve çocuklar ile gençler için atölyelerle dolu bir edebiyat atmosferi yarattı. Şehir, birkaç gün boyunca edebiyatın, düşüncenin ve karşılaşmaların merkezi haline geldi.
Fuarın Sümerbank yerleşkesinde düzenlenmesi ayrıca anlamlıydı. Sümerbank, ülkemizin üretim tarihindeki önemli bir sembol. Geçmişteki emeği, fabrikayı ve işçiyi temsil eden bu alanın bugün kitaplarla, yazarlarla ve okurlarla buluşması, geçmişle bugünün bir araya gelmesi gibiydi. Üretim ile kültür, emek ile söz, fabrika belleği ile kitap belleği aynı mekânda buluşuyordu.
Bir kitap fuarının en güzel yanlarından biri de burasıdır: Sadece kitapların sergilendiği bir alan değil, insanların bir araya geldiği, eski dostlukların yenilendiği ve yeni cümlelerin kurulduğu bir buluşma noktasıdır.
Ben de Ereğli’ye kendi eserlerimle geldim. “Fırçanın Tanıklığında Memleket Belleği” başlıklı söyleşimde, sanatın yalnızca tuvale düşen renklerden ibaret olmadığını; bazen bir kentin hafızasına, bazen bir insanın yüzüne, bazen de memleketin içindeki duygulara tanıklık ettiğini konuştuk. Yurt Gezileri’nden resmin toplumsal belleğine, ressamların Anadolu’ya bakışından sanatın zamana bıraktığı izlere kadar uzanan bir konuşmaydı. İmza saatinde okurlarla buluşmak, birkaç cümlelik karşılaşmaların bile kalıcı izler bırakabileceğini bir kez daha hatırlattı.
Bu yolculuğun güzel yanlarından biri de sevgili yazar dostlarım Adnan Gerger ve Yüksel Işık ile aynı programda yer almak oldu. Adnan Gerger’in okurla kurduğu sıcak ilişki, Yüksel Işık’ın “Şah İsmail’den Âşık Veysel’e Anadolu Kültürünün Tarihsel Kökenleri” konulu söyleşisi, fuarın yalnızca kitaplarla değil, Anadolu’nun kültürel belleğiyle de beslenmiş olduğunu gösteriyordu. Edebiyat, bir yazarın sözü ile bir başka yazarın tanıklığının birleştiği bir alan değil midir? Konuşmalar çoğalır, imzalar hatıralara dönüşür.
Ereğli Belediye Başkanı Ümit Akpınar ve eşi Nimet Akpınar’ın bu etkinlikteki ev sahipliği de ayrıca vurgulanmalı. Çünkü bir kenti kitapla buluşturmak, sadece bir etkinlik düzenlemek demek değildir; aynı zamanda o kentin çocuklarına, gençlerine ve okurlarına yeni bir perspektif sunmak demektir. Başkan Akpınar’ın edebiyat kökenli oluşu, bu buluşmaya ayrı bir derinlik katıyordu. Bir belediye başkanının kitapla, yazarla ve okurla kurduğu ilişki, kentin kültürel hayatına doğrudan yansıyor.
Ereğli’deki yolculuğumuz fuar alanıyla sınırlı kalmadı. Sevgili dostlarla birlikte kentin ve çevresinin hafızasına açılan kısa ama etkili bir rota izledik. İlk durağımız İvriz oldu. Ereğli ilçesine yaklaşık 12 kilometre uzaklıkta, Halkapınar sınırları içinde, İvriz Suyu’nun kaynak başında yer alan İvriz Kaya Anıtı’nın önünde durduk. Binlerce yıl öncesine uzanan o taş belleğe baktık.
İvriz, Geç Hitit döneminin en önemli sanat eserlerinden biri. M.Ö. 8. yüzyıla, Kral Varpalavas dönemine tarihlenen bu kabartma, yaklaşık 4.20 x 4.20 metre ölçülerinde bir kaya yüzeyine işlenmiş. Aramileşmiş Geç Hitit sanatının güçlü örneklerinden biri olarak kabul edilen anıtta Asur ve Frig etkileri de görülüyor. Tuvana Krallığı coğrafyasından günümüze ulaşan bu eser, sadece bir kabartma değil; aynı zamanda tarımın, bereketin, suyun ve inancın taşa kazınmış hali.
Anıtta bölgenin kralı Varpalavas ile tanrı Tarhundas tasvir edilmiştir. Tarhundas, krala göre daha büyük ölçekte betimlenir; ellerinde üzüm salkımı ve buğday başakları vardır. Kral ise daha küçük, dua eder durumda gösterilmiştir. İki figür arasındaki hiyeroglif yazı, anıtın anlamını derinleştiriyor: “Ben hâkim ve kahraman Tuvana Kralı Varpalavas; sarayda bir prens iken bu asmaları diktim, Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin.”
Bu cümle, yalnızca bir kralın kendini anlatması değil; aynı zamanda toprağa, suya, asmaya, buğdaya ve berekete duyulan ihtiyacın da ifadesidir. İvriz’in önemi buradan gelmektedir. Kimi değerlendirmelerde dünyanın ilk yazılı tarım anıtlarından biri olarak anılmasının sebebi de budur. Çünkü burada taş, yalnızca gücü değil; üretimi, geçimi, doğayla kurulan ilişkiyi ve bereket arzusunu da kayda geçirir.
İvriz’de taşın konuştuğunu hissedersiniz. Orada yalnızca tarihî bir eserin önünde durmazsınız; zamanın insana ne bıraktığını, insanın zamana ne bırakabildiğini düşünürsünüz. Suya, toprağa, üzüme ve buğdaya ilişkin eski bir inancın bugüne ulaşan izidir o kabartma. Binlerce yıl önce insanın doğaya bakışı ne kadar yalınsa, bugünün insanına düşen sorumluluk da o kadar açıktır: Bereketi istemek yetmez, onu korumak gerekir.
Bu noktada, İvriz gibi hem tarihsel hem de doğal değeri olan bir alanın, tam da suyun doğduğu yerde, sıradan bir piknik alanı gibi kullanılması üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. İnsanların doğayla buluşması, suyun serinliğinde dinlenmesi ve çocukların bu güzelliği görmesi elbette önemli. Ancak her ziyaretin önüne şu ilkeyi koymalıyız: Önce korumak. Çünkü bazı yerler yalnızca gezilmez; saygıyla yaklaşılır, incitilmeden görülür ve geleceğe emanet edilir. İvriz de bu tür alanlardan biridir.
Kitap fuarından İvriz’e geçmek benim için çok anlamlıydı. Çünkü kitap da aslında başka bir taş belleğidir. Sayfaya yazılan söz, zamana bırakılmış bir izdir. Bir yazarın cümlesi ile bir kaya kabartması arasında ilk bakışta uzak bir mesafe varmış gibi görünse de, her ikisi de insanın unutulmaya karşı direncidir. Biri taşı yontar, diğeri sözü. Biri figürle kalır, diğeri cümleyle. Ama ikisi de aynı şeyi fısıldar: “Ben buradaydım. Bu dünyadan geçtim. Gördüm, düşündüm, sevdim, kaygılandım.”
Sonrasında Tadım Gofret’e uğradık. Çocukluğumuzun damağımızda bıraktığı o eski tatlardan biriyle yeniden karşılaşmak gibiydi. Hâlâ taş baskıyla, elle yapılan gofretin emeğine tanıklık ettik. Erhan Tozoğlu bize üretim sürecini anlattı; o ince işçiliğin, sabrın ve ustalığın nasıl korunduğunu gösterdi. Gofretin yalnızca bir tat değil, aynı zamanda bir emek hafızası taşıdığını orada bir kez daha gördük. Kahvenin yanında Tadım Gofret’in tadını çıkarırken, yerel üretimin nasıl bir kültürel değer taşıdığını da düşündüm. Bir kentin belleği bazen bir kaya kabartmasında, bazen bir kitapta, bazen de elde yapılan bir gofretin kırılgan katmanlarında saklanır.
Ardından Meke Gölü’ne gittik. Türkiye’nin, hatta dünyanın nazar boncuğu olarak anılan o eşsiz doğa harikasının kıyısında, insanın içini burkan bir güzellikle yüzleştik. Meke, uzaktan bakınca gerçekten de bir nazar boncuğu gibi duruyor; bir coğrafyanın gözü gibi. Ancak o gözün içinde artık yalnızca güzellik yok; kaygı, eksilme ve insan eliyle değişen doğanın bıraktığı derin izler de var. Bir zamanlar suyu, rengi, volkanik yapısı ve benzersiz görünümüyle büyüleyen bu alanın bugün taşıdığı kırılganlık, insanın içini acıtıyor.
Meke Gölü’nün kıyısında insan şunu düşünüyor: Biz güzelliği çok seviyoruz ama onu korumakta aynı ölçüde kararlı mıyız? Bir yeri kartpostallara, tanıtım metinlerine, sosyal medya fotoğraflarına taşıyoruz; peki o yerin suyuna, toprağına, kuşuna, geleceğine aynı özeni gösteriyor muyuz? “Dünyanın nazar boncuğu” dediğimiz bir yerin göz göre göre eksilmesine razı olmak, yalnızca doğaya değil, belleğe de ihanettir. Çünkü doğa da bir hafızadır. Göl de hatırlar, taş da hatırlar, ova da hatırlar. İnsan unutur belki; ama coğrafya unutmaz.
Ereğli yolculuğum bu nedenle yalnızca bir kitap fuarı gezisi olmadı. Kitaptan taşa, taştan göle, oradan da bir fincan kahvenin yanında tadılan yerel emeğe uzanan bir düşünce yolculuğuna dönüştü. Sümerbank yerleşkesinde okurla buluşmanın sıcaklığı vardı; İvriz’de tarihin derin nefesi; Tadım Gofret’te ustalığın ve emeğin tadı; Meke’de ise güzelliğin kırılganlığı.
Bir şehir, yalnızca binalarıyla, yollarıyla, meydanlarıyla şehir olmaz. Kitapla, hafızayla, doğayla, çocukların merakıyla, yazarların sözüyle, yerel üretimin emeğiyle, dostların yol arkadaşlığıyla şehir olur. Ereğli’de bunu bir kez daha gördüm. Sümerbank yerleşkesinde kitaplarla başlayan yolculuk, İvriz’in taşında, Tadım Gofret’in tadında ve Meke’nin yaralı güzelliğinde başka bir anlam kazandı. Cumhuriyet’in üretim belleğiyle kitabın belleği aynı şehirde buluştu; insan da ister istemez şunu düşündü: Hafıza yalnızca arşivlerde değil, mekânlarda, tatlarda, yollarda ve karşılaşmalarda da yaşar.
Dönerken aklımda şu kaldı: Kitaplar bizi yalnızca okumaya çağırmaz; bakmaya da çağırır. Yaşadığımız yere, geçtiğimiz yola, gördüğümüz taşa, suyun doğduğu yere, kurumaya yüz tutmuş bir göle, el emeğiyle yaşatılan bir tada, çocukların geleceğine yeniden bakmaya… Çünkü insan bazen bir kitap fuarına gider; ama eve dönerken yanında bir kentin belleğini, bir kayanın sabrını, bir gölün iç sızısını, korunması gereken bir suyun sesini ve dostlarla paylaşılan kahvenin tadını getirir.




