Düşünce ve Duygu Arasında Yolculuk

Kitapların dünyasında düşünceden düşünceye geçiş yaparak içsel bir yolculuk gerçekleştiriyoruz.

Daraldığım anlarda kendimi kitapların büyülü dünyasına bırakıyor, düşünceden düşünceye, duyarlılıktan duyarlılığa geçerek içimde yepyeni bir evren yaratıyorum. Her sayfasını açtığım kitapta aradığımı bulduğumda içimde bir sevinç doğuyor.

Kitap, sadece bir okuma aracı değil, aynı zamanda kültürel bir varlık ve gelişim kaynağıdır. Gerçekliği ve hayali yansıtan, kurgusal anlatımlarıyla imge oluşturan bir unsurdur. Temeli sağlam olan kitaplar, okuyucunun algısına göre sınırsız olanaklar sunar. Vincent van Gogh’un “Sanat, Tanrı’nın eksik bıraktığını tamamlar” sözü, sanatın da eksik olanı imgelerle tamamlamak olduğunu gösterir.

Kitaplar, çağrışım yaratmanın sınırsız alanlarını sunar. Duyularımızı harekete geçirerek, görmeden gösterir, işitmeden duyurur, dokunmadan dokundurur. Her kitabın kendine özgü bir yanı vardır; bu yönüyle kitap, insanın kendini yerleştirdiği bir duygu ve düşünce alanı oluşturur. Okuma, okuyucunun kendi yarattığı çok yönlü bir eylemdir. Bu nedenle, her okuyucu için kitap, farklı bir deneyim sunar.

Okurlar arasında farklılıklar vardır; bazıları sürekli aynı türde kitapları tercih ederken, bazıları kitaplar arasında geçiş yapar. Durağan okurlar, belirli bir türde sıkışıp kalırken, daha dinamik olanlar sayfalar arasında atlayarak yeni dünyalar keşfeder. Kitabın dış görünüşüne kapılanlar da vardır, ancak gerçek okurlar, kitabı okuduktan sonra yargıya varanlardır.

Yüksek mimarlık değerine sahip yapılar, içine girildiğinde anlaşıldığı gibi, kitapların da değeri, sözcüklerin yerini bulmasıyla ortaya çıkar. Şiir, roman, öykü ve deneme gibi edebi türlerin derinliklerine inmeden yazarın dünyasına ulaşmak mümkün değildir. Okumayı yaşamının amacı olarak görmeyen bir okur, kitapların anlam derinliklerine ulaşamaz. Çağlarına damgasını vuran eserlerin anlam katmanlarını kavramak için ömür yetmez. Örneğin, Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı, Binbir Gece Masalları, Cervantes’in Don Kişot’u, Shakespeare’in Hamlet’i ve Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, yüzyıllar geçse de değerlerini korumaktadır.

Kitaplar, anlatılan olaylarla değil, olayların özünü oluşturan düşünceler ve duygularla değerlendirilmelidir. Giorgio Manganelli, “Kitaplar gerçekten iyi iseler, olay örgüsünden arındırıldıklarında, gizli bir imge, içinde gerçekten bir kitabın büyüklüğünün yattığı bir yeraltı katmanı sunarlar” der. Baudelaire ise, insanın iç dünyasında yeni bir ürperme yaratmayan şiiri gerçek şiir olarak kabul etmez. Bu yargı, roman, öykü, deneme, resim, heykel ve müzik için de geçerlidir.

Neden dünyanın en saygın konser salonlarında sürekli olarak Beethoven, Bach, Mozart ve Çaykovski’nin eserleri seslendirilir? Neden büyük galeriler, ellerindeki Rembrandt, Goya, Vincent van Gogh ve Picasso eserleriyle övünür? Örneğin, Binbir Gece Masalları’nın aslı 4 bin sayfadır ve bu eser, her yönden olağanüstü olaylarla dolu olduğu için baştan sona okunmayı gerektirir. “Sen ki güneşe bakmaktasın, görmez misin ki, onun yeri insan gözünün ölçemeyeceği yükseklerdedir! Kanat takınmadan ona ulaşabileceğini mi sanıyorsun ey saf kişi yoksa sana kadar ineceğini mi, güneşin?” gibi sözler, bu kitabın değerini artırmaktadır. Shakespeare de 76’ncı Sone’sinde, “Eskileri söyler benim şiirim, nasıl ki güneş de her gün hem görünür hem solar” diyerek bu derinliği vurgular.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu