Bir tavuğun gözünden hayat, göçmen krizini, tüketim hırsını ve doğa sömürüsünü sorgulayan sıra dışı, yer yer komik ve sarsıcı bir filmle anlatılıyor.
Film, Japon şair Kobayashi Issa’nın çocuklarını art arda kaybetmenin acısıyla kaleme aldığı ünlü haikunun duygusuyla başlıyor. Şiirde dünya, Budist düşüncedeki anlamıyla bir “çiy dünyası” olarak beliriyor: Kısa ömürlü, kırılgan ve kaçınılmaz biçimde geçici. Issa bu gerçeği kabul etse de hayata duyduğu bağlılıktan vazgeçemiyor. Yapımın temelindeki “bir tavuğun gözünden hayat” fikri de tam olarak bu ikilemin izini sürüyor.
Hikâyenin merkezindeki kara tavuk, doğduğu endüstriyel çiftlikten kaçarak insan kaçakçılarının gizli faaliyetlerine ev sahipliği yapan bir Yunan deniz mahsulleri tavernasına sığınır. Buradaki kümesin horozu tarafından sürekli rahatsız edilen tavuk, yumurtalarını koruyup bir gün civcivleriyle huzurlu bir yaşam kurmanın yollarını arar. Ancak yumurtalarının her birini kaybeder; kaçma girişimleri tehlikelerle sonuçlanır, şiddet görür, başkalarının hayatını kurtarır ve beklenmedik biçimde âşık olur. Onun bütün mücadelesi, elinden alınmak istenen yaşamı savunma çabasına dönüşür.
Başroldeki hayvanın dijital efektlerle yaratıldığı düşünülebilir; oysa filmde kara tavuğu canlandırmak için sekiz farklı Macar tavuğu kullanılmıştır. Eszti, Feri, Eti, Nora, Szandi, Enci, Eniko ve Anett adlı bu tavukların her biri karakterin farklı davranışlarını sergilemek üzere seçilmiştir. Bazıları yürüyüş ve koşu becerileriyle, bazılarıysa güçlü annelik içgüdüleriyle öne çıkmış; istenen hareketleri gerçekleştirebilmeleri için aylarca eğitilmişlerdir.
Yönetmen, “çiy dünyası” düşüncesini görsel olarak da kurmak amacıyla kamerayı tavuğun boy hizasına yerleştirir. Böylece seyirci, insan dünyasına yerden bakan ve insanı merkeze almayan küçük bir evrene davet edilir. Bu perspektifte açgözlü, kaba, doğaya duyarsız ve paraya bağımlı insanların yarattığı karmaşa, tavuğun bakışında çoğu zaman anlamsız bir gürültüye dönüşür.
Dünya bu anlatıda acımasız ve geçicidir; yine de tavuk, sahip olduğu tüm zayıflıklara ve maruz kaldığı baskılara rağmen yaşamdan yana tavır alır. Onun ısrarı, Issa’nın şiirindeki “yine de” duygusunun sinemadaki karşılığıdır. Hayatın kırılganlığını bilmesine rağmen mücadeleyi sürdürmesi, filmin en güçlü anlatı damarını oluşturur.
Hıçkırık ve doğa sesleriyle ilerleyen Hukkle ile sürreal ve karanlık Taxidermia gibi yapımlarıyla tanınan yönetmen György Pálfi, bu filmde Issa’nın yas şiirini çağdaş dünyanın sorunlarıyla buluşturuyor. Göçmen krizi, tüketim tutkusu ve doğanın sömürülmesi; küçük bir tavuğun sessiz direnişi üzerinden yeniden yorumlanıyor. Sonuç, kimi anlarında mizahı —özellikle tavuğun âşık olduğu sahnelerde— öne çıkaran, kimi anlarında ise sert ve trajik bir tona bürünen sıra dışı bir sinema deneyimi.




