Canım Şükran Soner: Geride Kalan Mücadele ve Anılar

Canım Şükran Soner, gazetecilik, emek ve barış mücadelesiyle anıldı. Dostları, onun ilkelerini ve geride bıraktığı güçlü mirası anlattı.

Canım Şükran, dün sabah Cumhuriyet gazetesinin bahçesinde ve ardından Şişli Camisi’nin avlusunda seni sevenlerin nasıl birbirine sarıldığını görmeliydin. Cumhuriyet tutkunları, emeğe inananlar ve örgütlü mücadeleyi savunanlar, senin ardından bir araya geldi. Seni daha şimdiden ne kadar özlediğimizi anlatmaya kelimeler yetmez. Belki sen bunu biliyorsundur; hatta birazdan arayıp her zamanki sakinliğinle “Sakın üzülmeyin” diyerek bizi teselli edeceksindir. Şükran ablalığın yaşından değil, insanlara güven veren karakterinden kaynaklanıyordu.

Dünkü törende söz alan herkes, sende birleşen özellikleri farklı cümlelerle dile getirdi: dürüstlük, ahlak, etik sorumluluk, çalışkanlık, emeğe ve işçi sınıfına bağlılık, örgütlenme inancı, insan hakları savunuculuğu, sendikal mücadelede öncülük, Cumhuriyet’in hafızası olmak, genç gazetecilere yol göstermek ve alçakgönüllülük… Bunların her biri senin hayatının gerçek karşılığıydı.

Oğlun Devrim’in törende kurduğu iki cümle ise hepimize bir sorumluluk bıraktı. Annesinin demokratik bir ülkede hayata veda edememiş olmasına duyduğu üzüntüyü dile getirirken, daha özgür ve demokratik bir ülke kurmayı başarabilirsek Şükran’ın ve onun gibilerin emeğinin anlam kazanacağını söyledi. Bu sözler, senin savunduğun değerler için mücadeleyi sürdürmemiz gerektiğini açıkça hatırlattı.

Şükran’dan geriye çok sayıda etkileyici anı, fotoğraf ve yazı kaldı. Onlardan biri 1968 sonbaharına uzanıyor. Üniversitelerin hareketlendiği, dünyadaki gençlik dalgasının Beyazıt Meydanı’na ulaştığı günlerde, öğrenci olaylarını izleyen iki genç muhabirdik. O Cumhuriyet’te, ben Milliyet’te çalışıyordum. Henüz 22 yaşındaydık ve daha ilk karşılaşmamızda yakınlık kurmuştuk.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından ülke ağır bir baskı döneminden geçerken pek çok arkadaşımız, sanatçı ve yazar cezaevine gönderilmişti. Barış Derneği davalarının duruşmalarında basına ayrılan ön sırada yer bulabilmek için Şükran’la birbirimizi kollardık. O yıllarda ikimiz de 30’lu yaşlarımızdaydık.

2001’de Pınar Selek’in çağrısıyla bir grup kadın gazeteci Diyarbakır ve Batman’a gittik. Amacımız, barış için kadın dayanışmasını büyütmekti. Barış meselesinin yalnızca erkeklerin alanına bırakılamayacak kadar önemli olduğuna inanıyorduk. Şükran Soner’in yanı sıra Duygu Asena, Zeynep Atikkan, Zeynep Avcı, Nilgün Cerrahoğlu, Yaşar Seyman ve Saynur Varışlı da bu buluşmaya katıldı. Birlikte gittik, konuştuk, tartıştık ve birbirimizi dinledik. Dönüşte herkes yaşadıklarını yazacaktı.

Ne var ki dönüş yolunda içimizden üçümüzün Milliyet’ten işine son verildi: Duygu, Nilgün ve ben. Ne yapacağımızı bilemez haldeyken Şükran hemen devreye girdi. Cumhuriyet’le konuştuğunu, izlenimlerimizi orada yayımlatacağını söyledi. Söylediği gibi de oldu. 20 Mart 2001 tarihli Cumhuriyet’in ortasında, karşılıklı 8 ve 9. sayfalarda yazılarımıza yer verildi.

O tarihten sonra Cumhuriyet’te Şükran’la aynı gazetede çalışma mutluluğuna, dostluğumuzu daha da güçlendiren bir yakınlık eşlik etti. Dün törenden sonra gazetenin arşivine inerek o sayfalara yeniden baktım. En çok Şükran’ın yazısı etkiledi beni. Diyarbakır’da kadın gazetecilere gösterilen yoğun sevgi karşısında duyduğu mahcubiyeti ve sorumluluk duygusunu anlatıyor, yazısını kadınların dayanışması için geç kalınıp kalınmadığını sorarak tamamlıyordu.

Canım Şükran, hafızamızda daha yüzlerce anı, fotoğraf ve hikâye var. Belki bir gün birileri bunları bir araya getirir. Ben bugün, kadın hakları ve barış mücadelesine kattıkların için sana ayrıca teşekkür etmek istiyorum.

Bir de yalnızca olduğun kişi olduğun için…

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu