Toplum olarak yaşama sevincimizi nasıl koruyabiliriz? Küçük sevinçlerin önemi ve geçmişten dersler.
Günümüzde karamsarlığın hakim olduğu bir dönemden geçiyoruz. Savaşın gölgesinde, karmaşık siyasi ilişkiler, adaletin kaybolması ve belirsiz bir ekonomik durumla karşı karşıyayız. Kadına yönelik şiddet artarken, toplumun yoksul kesimi açlıkla mücadele ediyor. Gençler yurtdışına gitme hayalleri kurarken, suç oranları yükseliyor ve trafik sorunları hayatı zorlaştırıyor. Kitap okuma oranları düşerken, kabadayılık ve benzeri olumsuz davranışlar artış gösteriyor. Emeklilik, üniversite mezuniyeti ya da evlilik gibi önemli anlar bile artık sevinç kaynağı olmaktan çıkmış durumda.
Yaşama sevincimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Yazar Işıl Özgentürk’ün “Küçük Sevinçler Bulmalıyım” adlı oyunu, bu durumu düşündürüyor. Bayramlar, kutlamalar ve büyük sevinçler peşinde koşarken, aslında küçük mutlulukları yakalamamız gerektiğini hatırlatıyor. Yaşama sevinci kaybolduğunda, geleceğe dair umut ve mücadele gücümüz de zayıflıyor. Bu nedenle, geçmişteki deneyimlerimizi paylaşarak yaşamı küçük sevinçlerle zenginleştirmenin önemini unutmamalıyız.
Büyükbabam, Afyonkarahisar’dan gelen bir doğramacı ustasıydı ve yeni bilgiler öğrenmek onun en büyük mutluluğuydu. Kardeşimle birlikte onun kitaplığındaki Hayat Ansiklopedileri ile büyüdük. 80 yaşını geçtikten sonra bile öğrendiklerini not alır ve gerektiğinde bize aktarırdı.
Babam ise suya olan tutkusu ile biliniyordu. Nerede bir su kaynağı bulsa, hemen girerdi. Edirne’deki halamların evinin süs havuzunda bile çimlenirken fotoğrafları vardı. Deniz manzaralı yerlerde bizi de götürür, içme suyu kaynaklarını keşfetmekten büyük keyif alırdı. Çocukluğumuzda, ulaşımı zor olan Başıbüyük köyündeki kaynak suyuna kağnıyla gitmiştik. Kayış Dağı’nda şifalı sular içtiğimiz anılarımız hala tazedir.
Küçükyalı’da babamla büyükbabamın ortaklaşa satın aldıkları küçük bir evimiz vardı. Bu ev, denizin fırtınalı günlerinde pencerelere çarpan dalgalarla doluydu. Mehtaplı gecelerde, akrabalarımız Kadıköy ve Göztepe’den trenle bize gelir, mehtabın büyüsüne kapılarak şarkılar söylerlerdi. Bu anılar, yaşama sevincimizi artıran güzel hatıralar olarak kalıyor.
Annem ise gezmeyi çok severdi. Anadolu’nun Ege ve Akdeniz kıyılarını avucunun içi gibi bilirdi. Batı Avrupa’yı da gezmişti. Sinema sonrası gittiğimiz dondurmacının lezzeti hala aklımda. Eşimin annesi de gezmekten çok gezdirmeyi severdi. Düğün gecesi, yeni açılan Boğaz Köprüsü’nü göstermek için ışıklı bir gece turu düzenlemişti.
Yaşama sevinci yüksek olan bir arkadaşım, doğum günlerini büyük bir coşkuyla kutlardı. Yalnız olduğu günlerde bile çerkeztavuğu yapardı. 85 yaşından sonra, bu geleneği karidesli avokado salatası ile sürdürdü. Kardeşim ise klasik müzikle dolu bir hayat yaşadı. Biriktirdiği plaklar ve kasetler, zor günlerini güzelleştiren birer teselli kaynağıydı.
Büyükbabamın arka bahçesi tren yoluna bitişik bir evdeydi. Kuzenim Oğuz, çocukken ağaçtan topladığı erikleri yerken tren geçtiğinde sevinçle bağırmıştı: “Yaşasın! Elimde de erik!” Oğuz’u erken yaşta kaybettik ama onun bu içten sevinci ailemiz içinde 90 yıla ulaşan bir miras bıraktı. Her seferinde sevinçlerimiz iki katına çıktığında, Oğuz’un sözleri aklımıza gelir: “Yaşasın! Elimde de erik…”
Yaşama sevincimizi korumak için sıkı sıkı tutunmalıyız.




